İLÇE YATIRIMLARIMIZ
BİZDEN HABERLER
07 Aralık 2010 15:37
Mevlana'dan deyişler

Mevlana'dan deyişler


MEVLÂNA’DAN DEYİŞLER
Evet:
“Bir söz ehli bulunsa bir mecliste, binlerce gül açılır, hemen gül bahçesi olur o meclis”.
“Lakin söz bilmezin biri gelse, nükte kaçar, dikenlik olur o meclis”.
İnşallah kaçırtmayız sizleri.


Mevlâna Celaleddîn Rûmî, bir kabule göre, 1207’de Afganistan’da Belh Şehrinde doğdu. Ölümü ise 1273’de Konya’da oldu.
Babası “Bilginler sultanı Bahaeddin Veled’tir. O da Belhlidir. Mevlânaya uzun süre hocalık yaptı, birlikte onu her meclise taşıdı.
Annesi Belh emiri Rükneddin’in kızı Mü’mine Hatundur.
Bahauddin ve Celaleddin Rumi ve ailesi , Harzemşah’ın baskıları neden ile, bir çokları gibi yurtlarını terk edip emîn beldelere, Anadolu’ya hicret ettiler. Nişabur, Şam, Karaman , Kayseri ve Konya’da kaldılar ve orada öldüler.


Mevlana ile birlikte; Moğollar’a rağmen; 13. asırda doğuda batıda pek çok mütefekkir ve ilim ehli yaşayıp, din ve mezhep farkı gözetmeksizin, halkları irşad ettiler. Mevlâna’ya hocalık ve şeyhlik yapmış olan Şems-i Tebrîzi, Bahaeddin Veled başta olmak üzere, Yunus, Aşık Paşa ve onların takipçileri hep insanların biiliğini, beraberliğini savundular. Çünkü Peygamberler, Buda dahil, insanlık rehberleri hep bu anlayışı savundular. Pek çok kırallığın,sultanlığın ve beyliğin türediği 13. asırda bu mesaja, bu birlik çağrısına kulak verelim:
Aşık Paşa’ya göre birlikten kasıt; fikirde, çarede birliktir. Çare tek değildir, ancak çareye elbirlik gidilir. Değilse çareye, çözüme vasıl olunmaz.
El’i misal verir: “Parmakların hiçbiri diğerinini aynı değildir; ama birbirlerine çok benzerler ve hepsi aynı koldan gelirler, aynı başa bağlıdırlar. Az bir farklılıkları varsa da bu marifetleri ile ilgilidir.. Bir iş söz konusu olunca, bu marifetlerini birleştirerek hepsi aynıiş ve nesne üzerinde kenetlenirler.
Farklı meslek ve meşrepteki insanlar da insanî gâyelerde el misali birleşebilirse eğer, gayeye vasıl olurlar.
Yeryüzündeki tüm sular bir tek sudan gelip dağa taşa, yeryüzüne dağılmıştır:
‘Bir denizdendir kamu sular başı
Dağıluben tuttular dağı taşı’
Ve her su damlası geri, denize akmak ister ama tek başına bunu hiçbiri başaramaz; ancak damlalar ırmak ve nehir olunca bentleri aşıp denize ulaşırlar’.
Yunus da şöyle der:
“Dirildik pınar olduk
Irıldık ırmak olduk
Aktık, denize dolduk
Taştık elhamdulillâh”

Yine Aşık Paşa’yı dinleyelim:
“Bes bir evdendir cümle mevcudat
Muhtelif düşmüştür illâ mahlûkât
Yetmiş iki millet maksûdu ol
Matlûbu mâşuku ve maksûdu ol
Gam değil ger dilleri ayrığ ise
Hâl içinde eksik ü artuk ise
Çün garaz birdir; birde bitmek gerek
Biriküben bir yola gitmek gerek”
Yani:
‘Tüm varlıklar bir evden neşet etmiştir
Lakin duruş ve görünüşleri muhteliftir
Herkesin, hal-i lisanı ile maksûdu maşukudur, yani Tanrı’sıdır
Gam değildir eksik ve artıkları, ve dahî dilleri ayrı ise de;
Madem gayeleri birdir, birlik içine katılıp birlikte yola gitmek gerek’.

İnsanlar işlerinde, mubaşerette, savaşta; bir tek beden gibi olmak durumundadır. Bu temenniyi kutsal kitabımız Kur’an: “Saffan keennehum bunyânun mersûs” : ‘Kurşunla perçinlenmiş saflar gibi’ diye özetler.
Şeyh Sadi 13. asırdan şöyle seslenir:
“Ben-i adem aza-ı yek-diğeren
Ki ez-aferineş zî-yek gevherend
Çü uzvî be-renc avered rûzigâr
Uzva-yı diğerra nemâned bîkarar”
Yani:
‘Ben-i adem; tek bir bedenin azaları gibidir
Çünkü hepsinin kaynağı, gevheri birdir
Eğer bedendeki bir uzuv rahatsız olsa
Diğer tüm uzuvlar bî karar ve huzursuz olur’.

Aynı asırda Divan-ı Kebir’de bakın; Mevlana ile Şems-i Tebrîzî bu konuyu nasıl dile getirmişler:
“Gel; birbirimizle can ü gönülden konuşalım.
Kulaklarımızı, gözlerimizi kapatarak söyleşelim
Gül ve bülbül misali dişsiz dudaksız meşkedelim
Tefekkür edelim; dilsiz, perdesiz görüşelim
Aklın dahî fevkine çıkalım; Hakk’ı fehm edelim
Ağızsız ivazsız hâl ü ahvalin maksûdun diyelim.

Neden kimse âyân konuşmaz, kendinle bile?
Oysa hepimiz biriz, birimiz hepimiz içiniz.

Sen nasıl olur da: Tutma elimi! Dersin?
Sen kimsin; o el sadece senin midir ki?
Hem elimi neden itersin, tek senin elin nedir ki?
Gel, tut elimi; el ayak, göz ve gönül, bir birini bilir
Madem ki elimiz, ayağımız, gönlümüz, derdimiz bir
Koy; ellerimiz tutuşsun, gönüllerimiz konuşsun, dillerimiz sussun

Gel, gel; daha da yakınıma gel, gir koluma
Menzilimiz çok uzun; yolumuz taşlı diken
Bu yolda kavga dövüş cedel; yaraşır mı bize?
Artık anla ki; sen bensin, be de senim
Öyleyse senlik benlik niye, kavga niye?
Biz Hakk’ın nuru, bir birimizin aynası iken
Bir aydınlık diğer aydınlıktan nasıl kaçar?
İki aydınlık, iki ışık bir olur isek eğer
Kâmil insan olur, cihanı aydınlatırız
Neden onca hakikatı göremiyoruz
Yoksa biz şaşı mıyız? Ya da kör müyüz?

Sol elin sağ elini, sağ elin sol elini hor görür
Oysa her ikisi de senin elin, hem de benim
Beriki uğurlu, öteki uğursuz; bu nasıl olur?
Başımız da, aklımız da, gözümüz de bir
Öyleyse biz neden teki çift görürüz?

Sen ve ben ve tüm alem; bir tek gevheriz
Haydi terk et benliği, gel sen de bize katıl
Sen sende, sen teninde kaldıkça ancak bir habbesin
Kesretle tanış; kaynaş, temel ol, kubbe ol, kâbe ol
Bakma sen; tenler, cesetler, diller, lügatler ayrıdır
Lakin kamusın özü ve manası birdir, aynıdır
Çün, ruh ve gevheri birdir, çün yaratanı birdir.

Bir çukurda kalıp bulanma, akan su gibi ol
Durma, hemen bize katıl; kendine bir yol bul
Çünkü biz Hakk’a doğru akan bir ırmağız
Ayrı kaplarda duruşumuza kanıp farklı sanma bizi
Kapları kırdık mı, tevhidolup ırmak oluruz biz

Tevhidin manasını anladın isen eğer
Kıyl u kal’ü nefsinden kovdun isen eğer
Cân ve mânâ gözün açılır, hakîkati görürsün
O ân dilin çözülür, Hakk’ın söyler durursun”.
Divan-ı Kebîr’den,
“Cömertlikte, yardım etmede akar su gibi ol,
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol
Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol
Hoşgörülükte deniz gibi ol
Ya olduğun gibi görün
Ya da göründüğün gibi ol”

Mevâna, ateşin ateşle söndürülemeyeceğinin farkındaydı. Öfke ve kin ateşini ancak şefkat suyu söndürebilirdi:
“Eğer düşmanını sevmet veya onun adavetinden emin olmak istersen; kırk gün onun hayrını dile.Göreceksin o ki senin en yakın dostun olmuş.Çünkü gönülden gönüle yol vardır”

“Benlik şişesini kırmadan mütevazı olamazsın”
O herkese, her dindekine müşfik idi: Birgün kızı Melike Hatun’un gayrimüslim cariyesini azarladığını işitmiş ve ağzından şu altın kelimeler dökülmüştü:
“Onu niçin incittin? Eğer o; hanım efendi, sen de cariye olsaydın; ne yapardın? Şimdi ister misin dünyada Allah’tan başka hiç kimsenin köle ve cariyesi yoktur diye fetva vereyim? Hakikatte onları hepsi bizim kardeşimiz ve hemşehrimiz”.
“Allah Hâdimdir; asıl hidmet edenimizdir ve cümle kâinatı hizmetimize verendir. İşte onun için O’na ve hizmet ettirdiklerine ta’zim eyleriz. Hepimiz birbirimizin hizmetçisiyiz”
“Rabbine taat ve ibadet eden aslında kendisi için eder. O’nun ibadete hizmete ihtiyacı yoktur. O’na taat ve ibadetimiz menfaatimiz gereğidir. Çünkü O Samed’tir, hizmete , yardıma ihtiyacı yoktur”.

Yine bir onun hayranı bir rahip İstanbul’dan kalkıp papaz arkadaşları ile birlikte Konya’ya gelmiş ve Mevlana ile karşılaşınca ta’zim ve saygı ile önünde secdeye kapandı; ama başını kaldırınca Mevl’ana’yı secdede buldu. O tekrar secdeye gidince Mevlâna yine mukabelede bulundu. Bu hal 30 defa tekrar edince rahip:
“Senin gibi bir din sultanı nasıl bukadar mütevazı olabilir?’” dedi ve diğer papazlarla birlikte İslâm’a girdi.
Akşam eve vardığında oğlu Bahaeddin Veled’e :
“Bugün bir rahip miskinliğimizi elimizden almak istedi, ama Allah ve Peygamber’in inayeti ile miskinlikte ona üstün olduk” dedi.

Sultan ve emîrler ona itibar ederken o daha çok fakîr kesimi ile oturup kalkardı. Bir gün Sultan İzzettin vezirleri ile mederseye onu ziyarete geldi. O, hücresine çekildi ve:
“ Zahmet etmişler “ deyip emirleri geri çevirdi.
Müritlerinin genelde toplumun al kesimlerinden oluşunu birçokları yadırgıyor ve şöyle diyorlardı:
“Mevlâna’ya diyecek söz yok; lâkin mürtileri hep fakir fukara bakkal, terzi, hizmetli gibi şeyler. Marifet ehli değiller”.
O da cevaben demişti ki:
“Onlar ilim ehli olsalardı ben onların müridi olurdum. Şimdilik onlar fena oldukları için bana mürit, ben de onlara muallimim oldum”.
Tembelleri sevmez, fakirlerden yerinmezdi. Sadaka almaz, müritlerine de aldırmazdı. Kendisi verdiği özel ders ve fetvalardan aldığı cüz’i gelir ile geçinirdi. Bir kısmını da gizlice yoksul şakirtlerinin yastıkları altına koyardı.
Evinde hiçbir şey olmadığında :
“Allah’a Hamd olsun; evimiz bugün peygamberlerin evine benzedi” derdi.
Bu yüzden gelen hediyeleri dağıtırdı. Ne minnet altında kalır, ne de minnet altında bırakırdı.
Miskinliğe, fakirliğe bakışları bizden farklı idi. Kin gurur kibir bilmezlerdi. Bir de çağdaşı Yunus’u dinleyelim:
“Adımız miskindir bizim
Düşmanımız kîndir bizim
Biz kimseye kîn tutmayız
Kamu alem birdir biz”
Kendileri için istediklerini, cümle alem için de isterlerdi:
“”Sen ne sanırsan, ayruğa da anı san
Dört kitabın manası budur eğer var-ise”
Mevlâna da maksadın şöye aşikâr eder:
“Hem-çü pergârim der-pa der-şeriat üstüvar
Pay-ı diğer seyr-i heftâ ü dü-millet mîküned”
Yani:
‘ Bir ayağım pergel misali İslam üzere durup
Diğer ayağımla 72 milleti dolaşıp kucaklarım”

Mevlâna, hiç kimseden, hayvandan, sarhoştan, hastadan tiksinmezdi. Bir gün cüzamlılar gününde hamama gider. İşletme sahibi Mevl’ana’yı görünce hemen cüzamlıların havuzdan çıkarılmasını ister. O mani olur, cüzamlıların kurnasında o da yıkanır.

Onun şefkati hayvanları da küşatmıltı. Yıkık bir duvar dibinde yavrularının başından ayrılamadığı için aç kalıp sütü kesilmek üzere olan bir köpeğe günlerce yemek taşımıştı.
İlimde en önde idi; ama asla büyüklenmezdi. İlmî bir müzakerede üstün geldiğinde sanki kendisi kaybetmiş gibi ezilirdi.
O; ahlâk ve davranışta, peygamber efendimizi örnek alırdı.

Mevlâna Celaleddîn Rûmî, bir kabule göre, 1207’de Afganistan’da Belh Şehrinde doğdu. Ölümü ise 1273’de Konya’da oldu.
Babası “Bilginler sultanı Bahaeddin Veled’tir. O da Belhlidir.
Annesi Belh emiri Rükneddin’in kızı Mü’mine Hatundur.
Celalden Rumi ve ailesi , Harzemşah’ın baskıları neden ile, emîn belde Anadolu’ya hicret etmiştir.
“Gel, gel, ne olursan ol yine gel
İster kâfir, ister mecûsî, ister putperest ol, yine gel
Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değil
Yüz kere tevbeni bozmuş olsan da yine gel”.
Mevlâna Celaleddin Rûmî
 

Okunma Sayısı : 1096
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
MESAJ HATTI
İstanbul İl Genel Meclisi AK PARTİ GRUBU
Sütlüce Mah. İmrahor Cad. No: 46- BEYOĞLU - İSTANBUL
Telefon: (0212) 315 86 00 - Faks: (0212) 221 95 77
Copyright © 2010 akpartiilgenel.com
Siteden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
Görsel Tasarım : Capitol Medya - Yazılım : CM Bilişim